Hepimizin geçmişinde hatırlaması zor anlar var. Ama ilginç olan şu: bu anıları hepimiz aynı şekilde hatırlamıyoruz. Kimimiz aynı olayı başı sonu belli, toparlı bir hikâye gibi anlatır. Kimimiz içinse o olay dağınık, kopuk, “bir türlü toparlayamadığım” bir şey olarak kalır.
Peki bu fark nereden geliyor? Yüksek lisans tezimde tam olarak bu soruya baktım.
Zorlukla herkesin baş etme yolu farklı
Kötü bir şey yaşadığımızda ya da canımız acıdığında hepimiz bir şekilde başa çıkarız. Ama yollarımız birbirinden farklıdır. Şema terapi bu yolları üç ana başlıkta toplar:
- Teslim olmak: “Zaten hep böyle olur, benim elimden bir şey gelmez” deyip boyun eğmek, kabullenmek.
- Kaçınmak: Konuyu değiştirmek, düşünmemeye çalışmak, hatta hatırlamaktan bile uzak durmak.
- Aşırı telafi: Tam tersini yapmak: hiç etkilenmemiş, hep güçlüymüş gibi davranmak.
Bunların hiçbiri “kötü” değil; hepsi bir zamanlar bizi korumuş yollar. Ama benim merak ettiğim şuydu: bu yollar sadece o zor anı mı yönetiyor, yoksa yıllar sonra o anıyı nasıl hatırladığımızı da şekillendiriyor mu?
Anılar birer video kaydı değildir
Çoğumuz anılarımızı kafamızda saklı bir video gibi düşünürüz: “Ne olduysa aynen orada durur.” Oysa öyle değil. Bir anıyı her hatırladığımızda onu yeniden kurarız; o günkü ruh hâlimize, ihtiyaçlarımıza, kendimize dair düşüncelerimize göre anlatı her seferinde biraz yeniden şekillenir.
Ben de bu yüzden anıların ne kadar “detaylı” hatırlandığına değil, kişinin o anıyı ne kadar toparlı ve anlamlı bir hikâye hâline getirebildiğine baktım. Olayı başı sonu belli, bütünlüklü bir şekilde anlatabiliyor mu? Yoksa anlatı havada mı kalıyor, dağılıyor mu?
Ne yaptım?
18–26 yaş arası 120 genç yetişkinden, çocukluklarına ait olumsuz bir anıyı yazıyla anlatmalarını istedim. Ayrıca zorluklarla nasıl baş ettiklerini ölçen bir anket doldurdular. Sonra bu ikisi arasında bir bağ olup olmadığına baktım.
Ne buldum?
En dikkat çekici sonuç şuydu: Zor durumlar karşısında kendini ve ihtiyaçlarını geri planda tutan, olanı “değiştiremem, bana düşen katlanmak” diyerek olduğu gibi kabul eden, yani boyun eğerek baş etme eğilimi güçlü olan kişiler, o zor anıyı daha dağınık biçimde anlatıyordu: Anlatının ana fikri belirsiz kalıyor, başı sonu tam oturmuyor, olayın kişide ne bıraktığına dair bir kapanış pek bulunmuyordu.
Yani bir kişide “zaten hep böyle olur, kabulleneyim gitsin” tavrı ne kadar baskınsa, anı da o kadar bütünlüğü zayıf, anlamı üzerinde pek durulmamış bir hikâyeye dönüşüyordu.
Aslında bu, üzerine düşününce mantıklı: Bir olayı baştan sona anlamlı, bir ana fikri olan ve “bu olay bende ne bıraktı” sorusuna cevap veren bir bütün hâlinde anlatabilmek, ona kendi gözünden bakıp “Bu neydi? Bana ne yaşattı? Benim için ne anlama geliyor?” diye biraz uğraşmayı gerektirir. Baştan boyun eğip kenara çekildiğinizde ise o uğraş belki de hiç başlamıyor.
Diğer baş etme yolları olan kaçınma ve aşırı telafi için net bir bağ çıkmadı. Ve dürüst olmak gerekirse şunu da eklemeliyim: Bulduğum bağ küçük ve tek bir çalışmaya dayanıyor. Bu bir kural değil; üzerine düşünmeye değer bir ipucu.
Peki bu neden önemli?
Çünkü hatırlama biçimimiz, terapide üzerinde çalışabileceğimiz bir şey.
Birinin geçmişini nasıl anlattığını dinlemek, o kişinin bugün hâlâ hangi baş etme örüntüsünün içinde sıkışıp kaldığına dair de bir şeyler söyleyebilir. Ve terapide o zor anıya birlikte, güvenli bir şekilde geri dönmek; kişiyi o “kabullenmiş, çaresiz” yerden yavaş yavaş çıkararak anıyı yeniden ele almak mümkün.
Belki de bazen bir anıyı bir türlü toparlayamıyor oluşumuz, onu unutmuş olmamızdan değildir; onunla nasıl baş ettiğimizdendir.
Bu yazı, Başkent Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans programı kapsamında tamamladığım tez çalışmasının bulgularına dayanmaktadır.
